Terleyen bir at dedi ki:

20 Ocak 2013 Pazar

Yalnızlıktan Kastım


 Yalnızlıkla karşı karşıya düşürmesin Allah kimseyi. Çünkü zor şey herkesin üçer beşer oturduğu bir çay bahçesinde yalnız başına diğerlerini seyretmek. Başkalarının mutluluğunu paylaşmasına tanık olmak. En azından kendiyle baş başayken yalnız hissedenler için öyle olsa gerek. Öyle bir derdim olmadığını düşünüyorum. Çünkü benim bütün heyecanım otobüs son durağa geldiğinde bozuluyor. Hiç görülmemiş durgun halindeki neşemi yolculuk bitip eve dönünce kaybediyorum ben, ya da yol üzerinde bir tanıdığa rastlayıp bana ait olmaya kelimeleri sarfettiğimde koşarak uzaklaşıyor yaşama isteği. Bu şehrin boş sokaklarında, sur içinin su satan çocukların sesiyle neşelenen meydanlarında sadece yürümek, yürümesem de olur öylece durup etrafı seyretsem ayrı bir mutlu oluyorum. Bu şehirde, bu martılara yem saçan kadında ne var bilmiyorum, hep ihtiyacım varmış gibi hissediyorum. Bazen annemden daha iyi tanıyormuşum gibi hissediyorum bu kadını. Aynı yerde kurmuş tezgahını. Beni bekliyor sanki, geleceğimi nereden biliyor. Etrafta aynı işi yapan başkaları da var. Ama o kadın onun yanına geleceğimi nereden biliyor. Bu şehrin bu samimiyetini seviyorum işte. Tamamiyle kendini bana açmasını seviyorum.
Öyle tanıdık bir şehir ki tüm sokaklarından geçerken aynı şeyi hissediyorum. Burası benim şehrim, hem bana ait. hem bana dair. Ayrı bir duygusal oluyorum Karaköy'de. Tek seçeneği oynuyorum, balık ekmek... Ailem gibi bütün esnaf. Alışveriş merkezlerinin samimiyetsiz kapital duruşu altında ezilmeyen canlı bir varlık bu sur içi. Öyle, bir çay bahçesine oturup fiyatına bakmadan bol köpüklü kahve söyleyebileceğiniz bir yer. Çünkü biliyorsunuz bu şehir size kazık atmaz, soluduğunuz havanın hesabını sormaz.
Bu şehirde yalnız dolaşmayı seviyorum. Bir ben bir o. Ha yanımda ona aşık bir başkası olsa hoş olmaz mı? Olur.
Ama sorun değil, iyi oluyor böyle herkes bir iş peşinde, yaşam telaşı çerçevesinde koştururken amaçsızca sadece keyif almak için meydanlarda yürüyüp etrafı seyretmek. Sanki herkes misafir de bir ben yerlisiyim bu sokakların. Bir çıkarım bir kazancım olmadan, ait olduğum için, benim aynam olduğu için bu şehir, ezanına kapılmaktan, koca koca camilerinin avlularında bir köşeye ilişip kitap okumaktan ayrı bir zevk alıyorum. Unutuyorum bütün sıkıntıları. Hani namaza dururken iftitah tekbiriyle ellerini geriye atarak bütün dünya meselelerinden uzaklaşır ya insan bu şehrin sokaklarına adım atınca mesele falan kalmıyor. Yeşil reçeteli bir ilaç gibi, ihtiyacı olana has bu şehir, bu her Allah'ın günü yağmurla temizlenen, saçaklarından memleket damlayan, ellerini cebine tıkıştıran aciz bir adamdan bir şair çıkartan kent.
İstanbul'un gökdelenler arasında sıkışan asaleti parmak ısırtıyor. Modernleşmiş bu kent, gereğinden fazla. Ama suriçi öyle ayrı bir yer ki kabul etmiyor kusuyor bu laçkalığı, dikilen betonarme yüksek binaları kabul etmiyor, minarelerini aşabilecek duvarlara aşk olsun. Özerk bölge burası, borsacılar giremez.
Yalnız kalmazsın asla, sakın korkma. Yeter boğaziçinin kıyılarında sahne alan doğal orkestra dertlerinin sesini bastırmaya. Ha o da mı olmadı. Çıkarsın Gülhane'ye kafanı dinlersin. Kendinle de mi anlaşamıyorsun, otur fatih camiinin avlusuna. Oranın ev sahibi kedileri uğraşsın senle. Bu şehir yaşamaya değer be abi. Bu şehir inat edip yaşamaya değer. Hem böyle tek başına iyiyse, bir de paylaşınca ne kadarı artar bir düşünsene. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder