Terleyen bir at dedi ki:

16 Mart 2013 Cumartesi

Aşk Azığımızdır



O kısacık dumansı rüyaları genişlettik alabildiğine... ki halinde bir mevsimin her anına sığdırdık... Aceleci olmak güzel şey değildi elbet, bildik... demek gözlerini kapadığında insan farkedebilecek kadar olgunlaşırmış, hiç bir elmanın beklemeden kızaramayacağını. Ve bir kalbi besleyen sadece bir damar olmadığını..

Dokularımızı ölüm öncesi mateminden ayırdık, kendimize tanrının istendiği, türkülerin söylendiği bir şehir inşa ettik, aşık olduk, sevdik, sevildiğimize kanaat getirdik.

Kol kola girdik, bedenlerimizin miskinliğine düşman kesildik. Yorulmak olmayacaktı, mühürlerini parçaladığımız dünyamızda, gri dalgalanmalara vurulmayacak, masmavi ölümleri gözleyecektik. Her haliyle güçlendirmeye çalışırken özbenliğimizi, koşaradım gelecektik... bir avuç doluya inat, göz yaşartıcı gözlere teslim olmaya...

Ölüm artık bizim için olası bir varlık mücadelesiydi. Ölmeyi istediğimiz kadar yaşama pençelerini geçirmeyi, kazanan tarafta el sallayıp sigara tüttürmeyi hayal edip durduk hep. Çünkü her şeyin bir sonu olduğu gibi kendi zincirimizi bacaklarımızı kesmeye gerek kalmadan eritmeye başardığımızda, kendi isalarımızı doğurup, yaşamak suçunu üzerimizden atacaktık.

Keşkelere bölüştürdüğümüz muhabbet halkalarını koparmamamız gerekti... Üç kişinin omuzları üzerine yüklenmiş bir yaşamdı bizimkisi, birliğin gücüne inandık! Hamdolsun beraber çıktık kuytulardan, yan masanın dumanını birlikte kokladık. Yinelediklerimiz vardı, her hamlede aynı yanağa çalışan bir boksörün kendini tekrar edişiydik.

Perdeleri yaktık, kapıları kapattık ve yusufla züleyhanın masalıyla dalgalandırdık düşlerimizi. Yüreğimizi bölük pörçük yapan, felsefelerimizin tozunu dumana katan bir masaldı. Her köşe başında Züleyhanın sesini ararken kaçırdığımız bir nokta vardı, aşkta ilk adım: Yusuf olmaktı
Yusuf olmaya çalıştık ve mevsimden değildi bizim can çekişmelerimiz, bir aşkı başlatmak ne kadar zor ise bitirmek öyle imkansızdı, sonrasındaki grilik ilk günahın ardındaki ıstırap ve insanın bitirmeye hiç niyetli olmayışı...

Merhaba derken hiç haberimiz yoktu, bize söylememişlerdi böyle duygulara tanık olacağımızı. Ki biz turuncu özlem yalanıyla kandırılanlardanız. İnsanı bağırmak değil, susmak ağlatır. Gözlerimizi bu  dünyaya açarken de ağlamıyorduk aslında, kendimize özgü sitemle karışık bir merhabaydı o. Ana rahminden koparılmaya sitem ediyorduk.  Kendi sözcüklerimizle ağlayabildiğimiz tek yerdi ana rahmi.

Hepimiz sahte bir Yusuf’tuk bu tiyatroda, başarısız oyuncular... Edebiyatın sürüklediği küllerinden bir şehri tutuşturmaya çalışan oyuncular... Ağzında sersem bir tat, griye bulanmış gözler ve pörsümüş cümlelerle şiir söylemeye çalışan oyuncular... Yönetmeni dinlemeyen, sahnenin ortasından tabutlar yürüten, muhasebeler canlandıran oyuncular... masumiyetlerini unutamamış oyuncular... tekbir yol ufka –aşka- gönül  vermiş adlarını ömür boyu süren taksitli bir borca yazdırmış oyuncular... oyuncular... oyuncular...

Kalın harflerle söyledik hislerimizi, şiirlerden kopup bakışlarımızda sükun buldu aşklarımız... ki sabrım bakışlarımda saklıdır. Büyümemiş devrimlerin, yetim söylemlerin fısıltısına kesilir ruhum. Çok zaman öncesinde kadına devretmişti erkek dudaklarındaki zehri. Şimdi o zehir nice yiğidin ciğerlerini dalamakta. Ölüm korkusuna binaen iltihaplanıyor aşklar. Leylanın hıçkırıkları yankılanmıyor.  Geçmiş söylemlerimiz yarınlarımızı alının ortasından mıhlıyorsa,

ki aşk zehre ihtiyacı olanların azığıdır...


Aceleci

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder