Terleyen bir at dedi ki:

15 Nisan 2013 Pazartesi

Öğütler

mutluluk avucunuzun içerisindeki bir kelebektir derdi düşünür. Avucunuzu çok sıkarsanız kelebek son nefesini
ellerinizde verebilir, avucunuzu serbest bırakırsanız nankördür, uçup gidebilir

mutluluğumuzu riske atmaktan keyif alıyoruz biz sınırlarıyla barışamamış insanlar olarak. Özellikle başkalarının mutluluğunu riske atmak ayrı bir kıvanç, nasıl desem bir güçlülük duygusu aşılıyor bize. Bir insanın hayata bakışını en çok etkileyen faktör olmak iktidarla yeni tanışmış bir parti lideri gibi sersemletiyor bizi. Gücü elimizde tutmaya çalışmak, ya da yolunu kaybetmiş bir seyyaha işine gelen adresi tarif etmek güç sevdasından başka bir şey değil diyorum.

Gül'ün kokusundan zevk almaya bakacaksın derdi babam, güle sahip olmaya çalışmayacaksın

çünkü gül O'nun bahşettiği bir hediyeydi gülün dilinden anlayanlara. Hiç kimseye ait değildi, ki ait olmamalıydı da. Çünkü gül bütün çiçeklerin ötesinde, ağlamasını bilen bir şeydi, maddenin ötesinde, metafizikle açıklanacak bir edası vardı. Sahip olunamazdı, hangi yönde açacağı hesaplanamaz, emirden anlamazdı. Gülün sahibi olmaya, bir inekmiş gibi etinden ve sütünden yararlanmaya çalışılmamalı diyorum. Kendi haline bırak ki büyüyebilsin, gülün dilinden anlıyorsan eğer elbet onu ona sahip olmadan da seversin.

Aşkı nefsinden ayırmasını bilmelisin derdi şair abi. Ondan aldığım en büyük ders buydu belki de. Nefsin aşka yakışmadığını, aşkın olduğu yerde nefse yer olmadığını ben onun şiirlerinden öğrendim. Bazen işler olması gerektiği gibi olmuyor ne yazık ki. Hesaplar tutmuyor... He bir de hesap yapmak diye bir şey eklemlendi son günlerde aşka. Lanet olsun... "İşgal ediliyor inandığımız tüm çiçekler"  Bir tek kırmızı gül kalmıştı elimizde, ona da el uzatıyor popüler ahlak. Hesap yapıyoruz bir daha lanet olsun, elleri kırılsın aşkı plastik çiçeklerle solduranların. Kelebeğin üç günlük ömründe gözü kalıyor onların. Türlü desiselerle endamını yitiriyor aşk. Bir tiyatronun sahnesini canlandırır gibi, coca cola reklam filminde kapitalizmi, sahtekarlığı, ihaneti, hıyaneti, fitneyi ve belayı sahte gülücüklerle meşrulaştırmaya çalışır gibi her gördüğü karşı cinse yakıştırdığı yavşama sözcükleriyle, günahkar bakışlarıyla, popüler hareketleriyle nefis ayartmalarını aşk adı altında kakalamaya çalışıyorlar bize. Özgün ve saf cümleleriyle konuşmaya çalışanların zamanı kalmıyor, aceleci seyyahlar doğuyor böylece. Kahrolsun itirafım boynunuza siz nefis budalaları, siz yavşak zibidiler...


Dua Et Bana Anne

bıçakların boynuma dayandığını hissetmekteyim
vur emrini bekliyorcasına cellatlarım anne

ne garip değil mi, cellatlarım var artık
kendi sözlerimle kavgaya tutuşuyorum çoğu zaman
cellatlarım anne, işlenmiş bir suçun altında
eski bir resme gülümseyerek bakıyorum

babamın ilmihalleri çarpıyor gözüme
her satırında aldığı notlar canlanıyor
yıprattığı sayfalardan utanıyorum artık
bir kitabı bitirmek çok zor geliyor
beni babam böyle yetiştirmedi demek istiyorum
babamın beni yetiştirmediği dank ediyor

bir kere kanına girdik ya onulmazlığın
bütün çıkar yollara düşmanız artık
biliyorum gökyüzüne aşık olmamı istemezdin anne
biliyorum babam da istemezdi
a4 boyutunda düşlerde kaybolmamı

ama alabildiğine geniş ki gözlerin
haritasız yollarda yürüyorum gibi
ne diyeyim anne dilim lal
körebe oynuyorum gösterdiğin yıldızlarla
gökyüzü sınırlarını çizemeyenler içindir

bir utangaç nehrin sularına çarparak
güneşe yalvararak merhamet et diye
dolanbaçlı cümlelerle dualar kurdum
bir suçu bin yerinden aklayarak
işleyerek en berbat desiseleri
günaha destek yalanlar uydurdum

itirafımı mazur gör ve dua et bana anne
en olmaz niyetlerimle namaza durdum