Terleyen bir at dedi ki:

2 Ağustos 2015 Pazar

Yaşamın Vebali

      "mutlu bir sonu görecek kadar uzun yaşamaya dayanamadım" kim bunu yazardı ki mezar taşına. dünyaya böyle bir mesaj vermeye kim cüret edebilirdi. bütün mutlu sonlar elimizin altında olmalıydı. kaybetmeyi ne kadar çok sevsek de, bileklerimizi her kanattığımızda evde bizi bekleyen bir parça mutluluk olmasını ümit ederek fazla derine inmezdik hani. en yakın dostumun cenazesinde boyumu aşan felsefi sorulara dalmıştım. hüzün nedir, niçin izin verilir, nereye kadar sürecek? bizi yüzüstü bırakanları sevmeye devam edecek miyiz, bize zarar veren ya da gerçekten var olmayanları... mantıklı düşünmeye kalkarsak.. yo hayır... onu yıllar önce içimdeki uzaklara göndermenin pişmanlığını yaşamıyorum, yaşamAyacağım. 
          musalla taşının etrafı kapalıydı kimse göremiyordu. biri şeyler gidiyordu uzak diyarlara ama kimsenin kim olduğundan haberi yoktu. haberi olan da gelmemişti zaten. gelenlerin hiçbiri tanıdık değildi bana. gözlük takmak zorunluydu çünkü renklerin kışkırtıcılığına bulaşmak istemiyordu yolcu. kabrinin bilinmemesinden sonra son isteğiydi bu. ama tabi ki de biliyordum ben. ellerimle gömdüm onu oraya, çıkmayacağından emin olmak için. 
        imam efendi hakkınızı helal ediniz dediğinde kalabalığa uyamadım, dilim varmadı. bende bir hakkı yoktu ama ona borcum olan bir hayat vardı. o kadar çok ağladım ki gerisini hatırlamıyorum. kendimi elimde bir büyük absolutla buluverdim mezar taşına yaslanmış. İthal içki dedim, sevmezsin... 
     onu ellerimle göndereli 3 ay olmuştu. eğleniyordum ama ona ihtiyacım vardı, çünkü ağlayamıyordum hakkım olmayan bir hayatı yaşıyordum onun adına, hakkım olmayan mısralara bulaşmıştım. bir gün bileğime davrandım, eski günlerde yaptığımız gibi. sonra beni durduracak bir şey kalmadığını ve acıyı hissetmediğimi fark ettim. Panik atak dediğin ölüm korkusuymuş. kendimkinden değil, ölüm bahsi geçince onun haksız gidişinden canım acıdı. ve o günden sonra yaramı acıtana kadar deşmeye, her gün onun kabrini ziyaret etmeye başladım. 
   avukat olduğunu ancak tahmin edebildiğim takım elbiseli o adam o gün gelmeseydi adam akıllı bir efkar yaşıyıp belki birkaç aya yaşadığım günlere sahte imzamı basıp kurtulabilirdim. ama o beni meftanın toprağına kusarken buldu. "geri dönmek zorundasın orada olduğun biliyorum orada kalmaya hakkın yok" zırvalıyordum işte, O ise geldi ve "yavrum" dedi. "Korkma çünkü hiçbiri geçmeyecek, canının acıyıp acımaması senin seçimin. adam olmak ya da olmamak, kurtulmak ya da daha da dibe batmak." 
    benim hakkımda hiçbir şey bilmiyordu ve sikik* laflara ihtiyacım yoktu. ama ben o ilk sözcüğün bende yarattığı uzlaşmacı hal ile cevap verme lütfunu bahşettim ona." orada saklanmaya hakkı yok"
(sonradan fark ettim ki duygularını paylaşmak kendine bahşettiğin bir lütuftan başka bir şey değilmiş)

onunsa cevabı netti." asıl ölülerin dirilip yeryüzünün suyunu bulandırmaya hakkı yok." 

işin içine hak hukuk girmişti bir kere, karanlıkta saklanmaya hakkı var mıydı insanın. şiire bulaşmaya kuyuları sevmeye... aklımdaki kaosu dindirebilmek için en azından bir cevaba ihtiyacım vardı. ama kimsenin sözüne güvenecek ya da saf niyetine inanacak değildim. özellikle takım elbise giyenlerin. arayıp bulmam lazımdı. "hak"dı "hukuk"du cevapların sofrasına adımımı attım ve avukat oldum. vahşi ormana daldığımda elimde kazandığım yeni suratlardan başka bir şey yoktu. çıktığımda ise savaşı bitirmiş olmanın mutsuzluğuna sahiptim. yıllar önce o avukat yanılmıştı. ölülerin her zaman dirilmeye hakkı vardı. Ama kendi ellerimizle öldürdüklerimizle bir şansımız yoktu. onlar dirilse bile artık tanıdığımız kişiler olmayacaklardı. ben de bir masumun hayatına katletmiş olmanın vebalini çekmek zorundaydım, yani kendimin...
   

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder