Terleyen bir at dedi ki:

4 Kasım 2014 Salı

yüzonbeş

Suçu neydi bu çocukların
Günahı belli ama ceza
Allah’tan değil
Zaman geçiyor geçmesine
                                        göçen biz
Yarım bırakılmış nefeslerin sancısı sinede 
Atılması biriken o korkunç çığlık
Büyüyor ha büyüyor içeride
Biz kalmıyor.

Sen ne kadar konuşursan konuş 
herkes öyle duymak isteneni...
                                               anla!

İç çekilen her gece biraz daha sıkıyor boyunlardaki ilmiği
Bir ah!lık canı var bu çocukların, yağmura hasret
Ellerimizi gökyüzüne kaldırıp beklesek de 
Yıldızlara dokunamıyor olmanın huzursuzluğu...
Anlatacağım elbet
Aşka ve yaşama acemiliği var bu çocukların 
Yine de gündüzlerin hatrına suskun
Yine de içine doğru büyüyen bir ses
Ah
Yeryüzüne indirilen o ilk acı
Nasıl oldu da böyle hafife alındı

Yağarsa yağmur...
Bu sefer değil


Kışlar hep kurak geçiyor biri dokunsun güneşe 
çok da huzursuz durmuyoruz dışarıdan oysa
Bundan böyle az konuşmalı az yazmalı anladım
Fakat seni tek nefeste anlatacak
Başka bir kelime bulamadım
Aşk
Ne suçu var
                Dı
                   Bu çocukların


İnsan Hala Ağlayabiliyor

sanma dostum her yürek aşk iline uğraya
zevk içinde yüzerken neden ben sorulur mu
tabip göze ket olsa göz dilimden ağlaya
tene vuran ölümler çarmıha yorulur mu

tam elini eteğini çekmişken yaşamaktan yeni bir ses geliyor insanı kulağına. kendi o dip sesinin yankısından kafanı kaldırmayadur yaşamın dokunaklı bir şarkıdan ibaret olmadığını hatırlayabiliyorsun. aslında başından beri biliyorsun yürüdüğün yolların ne kadar tali olduğunu ama nereye varacağı belli olmayan ruh sağlığın koyvermiyor seni. üzerine hiçbir ceketin oturmadığını görüyor, dünyaya indirilmemiş bir çirkinlikle yoluna devam ediyorsun. ama içten içe:...

yüzümüzü her bir yıldızla tek tek ilişkilendiriyorduk
bir gün yeniden parıldama ihtimalini
sevmeyi 
           (sevilecek bir şey kalmamışken hem)
dünya nimetlerinden koşar adım kaçıp
eve döneceğimiz
bir kıyafetin üzerimize tam oturacağı
kapıyı içeriden kapatacağımız günü 
gökyüzünün yeşilden sıyrılmasını bekliyorduk 
allah yeniden başlayanların yardımcısıdır
bu cümleyi her nefeste unutuyorduk
hoş unutmak diyorum da 
senin unutamadığın bir hira vardı
benim iç cebimde taşıdığım cehennem
ama iyi anlaşıyorduk 
borcu borçla kapatılan bir yaşam nasılsa öyle işte
ben öyle gördüm öyle tattım ki yaşamak
süregelen bir yutkunamamazlık
yumruğunu parçaladığın duvara düşmanlık hissi

ama içten içe yaşatıyorsun içinde bir ölüyü. kendi ölünü. kendi cesedine yabancı kalmak değil bu. cinayetini hatırlayamamak olsa olsa. nefesinin ne zaman nasıl kesildiğini, mezar taşında tam olarak ne yazdığını. dünya hayatına boğulmuş tarihte bir noktaya saplanmış aceleci kimliğin varlığını ikiye ayırıyor. kendinden bahsederken ikinci tekil şahısları kullanman bundan.ama hala açık, hep açık bir kapı olduğunu biliyorsun. eve geri dönmenin kapısı. suça bulaşmış yüzünü temizlemenin affa sığınmanın aynalardaki örtüleri kaldırmanın kapısı. 
önce kendini affedebilmeli insan 
üzerine doğan gecelerden allaha sığınmalı 
bir de sönmeyecek bir alev taşımalı insan göğsünde 
bilirim
ama nerden yırtıldığını söyleyemediğim bir gömlek üstümdeki
gençtim, saklayıp yüzümü aynalardan
bir yusuf düşü yaşadım kendi kalbimce
düştüm
düştüğüm kuyu yaralar durur SONSUZ'u
yaraladığım yar yoklar durur ONSUZ'u

öğrendiğim bir şey varsa kayıtlara geçenle bir olmuyor ölüm vaktin. insan bir defa ölmüyor ömründe. bir kere girmiyor o tahta yalnız kutuya. insanın insana sözü geçmiyor. rüyayı da yalnız sahipleniyor. göz yaşını da. düşerken ölüyor ana rahminden bir nevi. doğumla başlıyor yalnızlık ve hiç bitmiyor 
var olsa da sevse de 
yoğrulmuş bir kedere masum 
yaması açılmış gömleğe 

burda mfö-yalnızlık ömür boyu çalıyor. kaybettiklerine mi ağlıyor insan, vazgeçtiklerine mi... insan bilakis her vakit aşkın  ve yaşamın acemisiydi. şimdi nasıl da rol çalıyor alaycı kuşlardan, kimse sormuyor... insanı insanca tanımakla meşgul olmuyor dünya. kahpelikleri çok seviyoruz ve şeytan taşlamayı. varsın dalgaların uğultusu sarsın dört bir yanı. insan sustuğunda duyulmak bağırdığında kaybolmak istiyor.

kefaret değil yamalı gömlek işin özü
farkındayız yollar tali, ölüm  ani
can CAN'a bakakaldı yağmura gökyüzü
yalnızlığın bekaretinden gayri her şey fani  

insan bundan böyle susmayacak, demek ki kaybolmak istiyor.







21 Temmuz 2014 Pazartesi

Büyük yangınlar yavaş yavaş çıkar


büyük yangınlar yavaş yavaş çıkar bilir misiniz? Ruhu tüketen, daha alevler ulaşmadan nefessizliğin insanı dört bir yanından sardığı yangınlar.Harabe olmuş evler bir yangını büyütür bünyesinde Her yangında alevlerin henüz ulaşmadığı bir pencere vardır ama. Atlarsanız belki bir kaç kırık, birkaç  alçı ya da biraz koma, sakatlık, nöbetler, başağrıları, sayıklamalar... ama elbet bir yolunu bulursunuz yaşamanın sonunda. yavaş yavaş gelir büyük yangınlar. kıyamet gibi sabırlıdır çünkü kötü sonlar. alevi öldürmez adamı dumanı öldürür nefes alamaz yıkılır kendinden geçer. İşte o an o açık pencere alev alır. Kalkan son vapuru kaçırırkenki şaşkınlıkla sinirin, pişmanlıkla çaresizliğin içinde bulur kendini.

Neden atlamayı seçmez peki bir insan? Çünkü sever evini, yuvasını canevini bırakmak istemez. atlamak ihanettir hem kaçmak ihanettir canevinden. kalıp savaşmak, göğsünü dikip mücadele etmektir onurlu olan. çünkü alevler her tarafı sarıp başka yol bırakmasa bile her zaman yaşama dair umut vardır. idam sehpasına çıkarılmış bir mahkumun karısıyla son konuşmasında telefonu "sonra görüşürüz" diyerek kapatması gibi. "Yarım saat sonra ölüm muhakkak olduğu halde görüşürüz. Nefes alıp vermeye devam ettiğimiz ölçüde tekrar görüşürüz. Tekrar görüşebiliriz. Bu umudun adıdır işte aşkın adıdır bu. "

büyük yangınlar yavaş gelir

"oysa roma bir gecede yakıldı"
Roma bir gecede yakıldı ama bir ömür boyu tiksindi Neron Roma'dan. Simetri hastalığı vardı, romanın o kendine has dağınık ahşap doğal yapısını tam olarak sevememişti hiç. Kanları uyuşmamıştı Roma'yla ama yine de başına geçti, kral oldu. niçin oldu bilinmez, iktidar hırsı, koltuk sevdası, güç tutkusu. Bunlar yeterli olmadı bir ömür romayı sevmemesine. Bir gün yaktı Romayı, dört gün sürdü, yerine de taştan ve altından suni bir şehir inşa etti. O yangında romayı terketmeyen ruhlar ise tarihin küllü satırlarında sıkışıp kaldılar.


tersten hikaye

büyük ayrılıklar yavaş yavaş başlar bilir misiniz? Ruhu tüketen daha alevler ulaşmadan nefessizliğin insanı dört bir yanından sardığı ayrılıklar. Patlak vermiş ilişkiler bir ayrılık büyütür bünyesinde. her patlak ilişkide açık bir kapı vardır ama. o kapıdan çıkarsanız belki uzun bir yalnızlık, karanlık bitmeyen başağrıları, birkaç kesik damar, yusuftan kalma bir hüzün ve sayıklamalarla...  öyle ya da böyle bir şekilde yaşamaya devam edebilirsiniz elbette. yavaş yavaş gelir büyük  ayrılıklar. kıyamet gibi sabırlıdır çünkü kötü sonlar. Ama bazen atlamaz insan. Kalıp savaşmayı seçer.Kavgalar öldürmez, cananın tetiği çekmedeki ustalığı çeker fişi. Nefes alamaz olursunuz, canınız kurcalanır "kime can dediysek canevimizi yokladı der" söylediğiniz şarkılara borçlu olduğunuzu farkedersiniz. Yıkılırsınız yere.   İşte o an o açık kapı yok olur.Alevler sarmıştır her tarafı. Nero'nun hastalığı adına siktirboktan bahanelerle yakığı binlerce insandan biri gibi hissedip; kalkan son vapuru kaçırırkenki şaşkınlıkla sinirin, pişmanlıkla çaresizliğin içinde bulurusunuz kendinizi.

devamı için 2. paragrafa dönün


20 Haziran 2014 Cuma

İnsanlar sevdiklerinden ayrıldıklarında bir gün geriye dönebilirler hiç şüphesiz

Ama sevgiliden ayrılmak bir deniz yolculuğuna çıkmaktır. Deniz kör eder, mavi kör eder, ufuk kör eder, martılar kör eder, gece kör eder, bir daha göremez insan. Uzaklara gitmek için denize açılan kör olmayı seçmiştir her halde. Bir daha görememeyi yani...


Tarık Tufan

18 Haziran 2014 Çarşamba

Myhearttremple

Doğru ne yanlış ne hepsi iç içe geçmişken
Sen varken tek güzel olan, bırakıp nasıl gideyim?
Geçtim!
Dönüp sırtımı kalabalıklara
Evim bildim seni, geçmişim ve geleceğim
Oralarda bir yerdeyken sen ve en güzel ihtimalken
Bir şey gelmiyor elimden
(Baba benim kafama sık!)

Ali Lidar

sustun boyluboyunca... sanki bambaşka bir dünyaya adım attın bambaşka bir yalana, bizim olmayan herhangi bir kalbe. marifet mesafeleri unutmak mıdır sana dayanmak mı. öyle ya da böyle sınıfta kaldık ikimiz de. sen dünyaya yenildin ben kalbime. ruhuna mühür basmışlar gibi çekilmiş bir köşeye, tufana saldıklarının geri gelmesini bekliyorsun, olmaz. gitmesine izin verilen titreyişler geri gelir mi sanıyorsun. bak kanırtan ve yaşatan bir titreyiş cümbüşüdür göğsüm. senden bana kalanlarla, senden fazla. bak gözlerinin gülümsemelerinin ve hayretinin şimdiki sahipleri tahmin bile edemezken içimdeki şenliği, biriktirdiğim hınca hınç bir inat varken göğsümde, beni bunca zaman senden koruduğum o tufana salman fazla gelmez mi? 
sana vera dedim münevver dedim sabiha dedim. gökyüzünün buğulandığı her gece vakti sana seslendim durdum sıtma nöbetleriyle beraber. 
"gece, alnıma ıslak mendil bırakan ellerin,ellerin, bilmediğim bir şarkı çalıyor, neden sevgilim."
 düşündüm gözlerine baktıkça temizlenecekti mazimiz. oysa şimdi sen biraz amerikan olmuşsun ben biraz ingiliz. özgürlüğün de biliyor musun canı cehenneme. peki ya yolda kaldıysam ya getirmemişsem yanıma senden başka azık.öyleyse özgür kal ve beni aç bırak. 
her defasında farklı bir yoldan yürüdüm başka şekilde kafa tuttum dünyaya ama bir kere olsun gelip de baksan sana varmayan hiçbir plan bulamazdın avuçlarımda. bekletme beni yokluğun cehennemin dünyaya yansımasıdır. bakıyorum yıldızlara artık yoksun
ve  kelimelerim bir şekilde vuramadıysa seni. yırt at bu mektubu son sözlerim bana borcun olsun

"neden peşinden koşma hissi uyandırır bir tren
içindekine asla yetişemeyecekken"




17 Haziran 2014 Salı

Vurulduğuma Dair Tutanak

İnsan ne çok sever değil mi unutmayı
Ve sevmeyi sevdiğine değiştikçe hayatı suçlamayı da
Düşündüm
Neyi sevdiysen onun peşinden koştun
Gökyüzünü yeşil şiiri harekesiz bildin
Bu yuzden değil mi şimdi bir piyano bir resim bir sigara
Kolayca dönüşüyor beynimi kemiren kötü sonlara
Hedefi sıyırmış kurşun, yarını farkeden kelebek,
Sen çuvallamış filistin şairi
Neden aynaya bakmaktan korkar olmuş gözlerin
Nedir durmadan kanırtan bu karanlığın anlamı
Ne doğrularından ne can bildiklerinden
Allah yalnız iddialarından vuruyor adamı


Maktulun son sözleri

Düşündüm
Sendeleyerek mi çıkmış oluyordum yola
Gül kokularıyla kapladıktan sonra açıkta kalan yerlerimi
Bırakarak hemen her şeyimi bir çığın ortasında
Yani umuda, kötü başlangıçlara yani aşka
Müziğin ritmine uyup sahnede kaybolan kelimeleri...
Ve yola büyük bir kayıpla başlamanın 
Severek kaybetmenin yani kazanmanın 
Yani ehlileşmemiş hayatın ta kendisidir diyordum da
Son dem gayri, ihtiyari bir çığlık büyüdü boğazıma
Esirgeyen ve bağışlayan rabbin adıyla 
Nokta nokta nokta




29 Mayıs 2014 Perşembe

Aç gönlümde cifte salto

Ruhundan cayan yeni yetmeler doldurur sahneleri
Düştüğünde duyulma şansını kaybetti can
Ayağa kalkmak zordur, ayrılmaz saki başından, bir kadeh daha
Tutulmanın hiç bitmeyen bir güncesi var ya
Lisede aşk başka güzel, güzel kızlar var saçları sarı
Neylesin can pazenini unutan hovarda yarı

Bana ergen de bana açık açık yaklaş
Şol gözleri kör eder arus-i cihanı
Anne bana babamla nasıl tanıştığını anlat
Güzel kızları, çarpık saltoları, yırtık kahkahaları
Dolgun dudaklı cariyeleri ben anlatayım sana
Lisede her öpücük anlamsızlaşıyor

Anne hayat zor akla dem soruyorlar
Beni buraya attınız beni bu kente beni, bu şaşkın
Beni bu zengin cariyelerin arasında
Aç karnına sigara içmek ihanettir hem
Başım dik gezmeye utandığım günler geldi aklıma
Biz açken alfabe ne kadar cömertti be ana

Başım dik gezmem beni bu cariyelerle bir tutmaz
Anılar soyut, ayıp soyut şey, gözler soyut
Erkek adam bir Allah’a tutunur bir de soyut gözlere
Aşk mektubunu okunaklı yazmak zordur
Yazmak dedim, ayıp ettim ana
Bir kızın ellerinden tutup şiir okumak da
Zordur güzel bir kızın gözlerine bakıp da
Allah! demek
Allah Allah
Ben değiştikçe O da tutuculaşıyor ana

4 Nisan 2014 Cuma

İntizar

Yolun başında durdukça görünmez sonu
son görmemiş gönle dokunan 
Ses değil, hesap değil
Bir tek gözyaşıydı, karın tokluğuna yaşamanın bedeli
İntizar: perde dikilmişken ölüme
Aralanır, beyaz gelinlikler içindedir hayat
Oturur karşına 
İki zar atar sonra 
Perde kapanır: intizar!
Aldırma gönül derler sövesin gelir
İnsan bilakis her vakitte aşkın ve yaşamın acemisidir

Ben şimdi bunlara masal desem 
Dur diyecekler
Durdukça esiyor hoyrat rüzgarları hayatın
Çifte namludan çifte mermilerle
Yoksulluğun boyun eğdiği bir endamla
Aralıksız ve sert adımlarla
İntizar: ne ara düştü bu yoksulluk yüreğimize
Hangi yalanla başlamıştık
Gökyüzünün engin maviliğini koyvermeye
Şimdi ben masal anlatsam dur diyecekler
Yaşamak tek şeritli bir yol değil ki
Hayır bu eller alışmış bir kere 
Gülün dikenini sebepsiz avuçlamaya
Kangren parmakları ısırarak
Dilimizde büyüyen kemikleri ısırarak
Boyunların örselediği halatları ısırarak
Hayatın masmavi sularını seçiyoruz
sırf acemilik olsun diye
Her rüya biter derler elbet, ama aşk?


Kendine orta çağdan bir yaşamak beğenen adam bilmez
Ama ilmikleri böğrüne dolayan çocuklar iyi bilirler
Her fani tutunmak için kırılacak bir dal arar
Düşen düşmüşlüğüyle güzeldir 
Hemde kalkan kalkmışlığıyla
Yaşamak güzel elbet ama biraz talan
Gözümü açtığım an gösterdiler acıyı
Acı, insanı ölmekten alıkoyan
Şimdi ben anlatmaya başlasam dur diyecekler
Hesap falan, yorgunluk falan, mantık falan
İntizar:...






8 Mart 2014 Cumartesi

Yenilgi Derler Adı Yaşamak

bitti, fazlasıyla yordu gökyüzü gözlerimi
az az öldüm tur attım şöyle bir dünyada
yaşamak caizdir diye sarıldım ufka 
uzakların kokusu da nasıl siner adamın göğsüne
anne bir bak şu ellerime ve söyle
yaşıyorken ölmek, ölürken yaşamak ne!

dünya nasıl lezzetliyse öyle tersine dönüyor anla
kekremsi bir tadı kalıyor sonunda bütün zaferlerin 
yükseldikçe alçalan bir kuyu var  
gördüm
düşen yaralılara ölü diyorlar yuh dedim
şu dünya ne ayıp şey anne!

kaf dağına çıkıp da bağırdım bir kere
seni yendim dünya seni yendim
bütün uçurumlar benimdi, kolaydı yaşamak, 
beyazdı gökyüzü rüya gibiydi ölüm uzaktı o zamanlar
sonra, sonra öpünce geleceği en ücra yerlerinden
eridi şimdi ceplerime sıkıştırdığım karlar